Medyabar'da Ara

'da Ara

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girin ve robot olmadığınızı onaylayın.

Çark Suyunun hikayesi...

Yazar Necati Mert tarihi Çark'ın hikayesini anlattı..

10:27   |   15.10.2010
  • Haber Resmi
    Nuri Bilge Ceylan'ın ödül töreninde dediklerini emaneten almak ve az değiştirerek seslenmek istiyorum: Tuhaf ve güzel şehrim! Bulvar'da kürsüdeyim. Mitingimiz var. "Kardeşlerim!" diye başladım, konuşuyorum. Alan karışıktı, ben konuştukça daha da karıştı. Konuşmamı tamamladım, indim. İndim mi, indirildim mi? Linç edileyazdım. Hemen hemen kırk yıl geçti. Bugün yine bir kürsüdeyim. Benden bu kez konuşmamam değil, konuşmam isteniyor. Gerçekten, tuhaflıklarıyla güzel şehrim! Geçende de şaşırdığım bir şey olmuştu. Ama artık şaşırmayacağım. Görülmüş ki su aynı su değil. Filozofun dediğince de: Aynı suda iki kez yıkanılmıyor. Çark dönüyor boyuna. Suyumuz yenileniyor. [b]Çarksuyu küçük çay; Sakarya öfkeli [/b] Sait Faik, Çarksuyu'nu "gölü kendine memba yapmış küçük çay" olarak anar. Sazlıklar içinde ve gayet durgun olduğunun da altını çizer. Göl, sularını vermekten galiba pişman uyuklar o kuytuluklarda. Der ki hikâyeci: "Bu çay bir göldü sanki. Suları bir göl suyu gibi ılık ve sessiz. Sanki bir göl gibi sakin, sanki bir göl gibi akmıyor." Sakarya öyle değildir. Sakarya "deli Sakari, azgın Sakari, hayın Sakari"dir Sait Faik'te. "Suyuna atılmış bir değneği yüz defa döndürerek hızlı hızlı gözden kaybettiren" bir öfkeli sudur. Hele sonbaharda, hele sürekli yağmurlardan sonra: "Ah, ne sinsi sudur bu!.. Sanki en büyük düşmanı fukara insandır. Adeta seçer de, gelir avara dul kadının evindeki mandayı boğar. Sanki kötü insan dünyada eksikmiş gibi, gider de, on üç yaşındaki masum Kara Recep'in koyunlarından alır; ağanın koyunlarına dokunmaz." Çarksuyu taşmış, hiç hatırlamıyorum. Sakarya taşar hep. Kurbanlar'a kadar geldiği, yani çarşılar, Gümrükönü, İstasyon dışında dört taraftan kuşattığı bile olmuştur şehri. İçinde Zirai Donatım'ın yer aldığı şu bahçe, karşısındaki tek katlı memur evleri sular altında kaldıydı. Çarksuyu bir garip su. Gölün fazla suyunu alır, şehrin batısından adımcık adımcık götürüp yukarıda, Seyifler'de Sakarya'ya bırakır. Taşmak gibi bir kibri yoktur onun. Olmaz. Sakarya taşar, taştı mı geri teper, garibi yükseltir, görülmez eder. Garibim ise, suların yükselişinde de sakin ve sadedir, çekilişinde de. [b]Çarksuyu'nun bir yanı[/b] Pazarları istasyondan hat boyunca gelir, üçüncü makastan sağa sapar, Donatım duvarının yanından yanından Çarksuyu'na inerdik. Yolun sonunda, solda Tabh-hane vardır, "Tabahna" derdik, Sonraki adı Tuna Gazinosu. Salkımsöğütler içindedir. Su üzerine uzanmış köşkvari odacığı ile harikadır. İçkili. Karşısında, bahçenin bitiminde de alçarak ve eğretiden bir iskele, iki yanında tenteli sandallar. Binişirdik. Sağımızda bahçe uzar. İçinde Demir ve Ahşap Malzeme İmalathanesi adıyla bizzat Enver Paşa tarafından açılan, sonradan Türkiye Zirai Donatım Kurumu'na geçip tarım alet ve makineleri üretmeye başlayan fabrikanın atölye, yemekhane ve depoları, idare binaları, yönetici lojmanları. Kıyısı nasıl yüklü! Nasıl yeşil! Bir baştan bir başa sazlık. Suyılanları kısa ve yavaş. Solucanların büyümesiyle olmuşlar gibi. Başlarını çıkarıyorlar muzip muzip. Kurbağalar cup cup! Balıklar dolaşır, güya kaçışır. Sonra envai böcek. Su sinekleri. Hele helikopter böcekleri. Burnunun doğrusuna uçarken uçarken birden vazgeçip geri geri uçmaya başlarlar ki seyri çok hoştur. Sahi helikopter icat edilmeden önce neydi bu böceklerin adı? Yusufçuk diyen de vardı, kızböceği diyen de. Eski adları bunlar mıydı acaba? Sonradan öğrendim bazı şeyleri. Mesela yusufçuklar kanatlarını iki yana tam açarlarmış, asıl helikopter onlar demek. Kızlar yapıca narin ve hoş ama huyca mazbutlar imiş, kanatlarını birleştirerek uçarmış onlar. Ah, o sular şimdi olsa da bugün bildiklerimle baksam aynasına! [b]Karşı kıyı peş peşe bahçeler[/b] Neyse... Karşıyı unutmayayım. Karşısı peş peşe bahçeler: elma, armut, ayva, incir... Ağaç altlarına serilmiş hasır ve kilimler üstünde aileler. Börekler, köfteler yenir. Semaverde çaylar demlenir. Kimi bardaklar elbette beyaz. Darbuka sesleri, def, zil gırla. Uzaktan klarnet. Bizim suların, Sait Faik'in dediğince: "isimleriyle beraber yendiği için lezzetli" balıklarına: oklamaya, çılpığa, hösgüne atılmış oltalardan ve suya boyun eğmiş ağaçların dallarından sakına sakına ve sesleri seslere ekleyerek suyun akışınca yol alırız. Sandalcı sadece yön vermek için kullanır kürekleri. Su sakin hem de gayet sıvandır. Sığ. Dönüşte bile pazı gerekmez. Kürekleri derinden çekmek ise suyu bulandırır ki, Nahid Sırrı Örik gibi bir İstanbullu ve edebiyatçı için bile "küçük çapta Kâğıthane âlemi" sayılan bu gezintinin –"tenezzüh" derdik- tadı kaçar yoksa. [b]Hİkâye alçakgönüllülüktür[/b] Hikâyeyi, alçakgönüllülüktür, diye tarif ederim. Hoşa gitmiş, kabul görmüştür bu tarif. Çarksuyu'nu bilmeseydim, tanımasaydım bu tarifi yapamazdım. Sait Faik'i yine anacağım: "Bohça" adında bir hikâyesi vardır. Şöyle: Binbaşı Hidayet Bey'in beslemesi ile yeni geldiği evin küçük beyinin karşılaşması, yazın bir akşamüstü olur. Küçük Bey, dut ağacının dibinde, yüzme bilmeyen arkadaşlarına, yüzmeyi kendisinin nasıl öğrendiğini anlatmaktadır hararetle. Sıra, ayaklarının yerden kesildiği ana gelmiştir tam; kız, evlerinin bahçeye açılan kapısında görünür: "Küçük Bey, anneniz sizi istiyor" der. O an, Küçük Bey'in ayaklarının, bize anlatılan hikâyede de yerden kesildiği andır. Bir dargın bir barışık geçirilen bir yılın ardından ateş düşer karşılıklı. Küçük Bey'le kız, dut ağacının altındadırlar. İçlerinde duyduklarını yine diyememişlerdir; yalnız, demiş gibidirler. Kızın kafası Küçük Bey'in dizinde, kokusu burnundadır. Felaket! Küçük Bey'in annesi çıkagelir, Küçük Bey, bahçe kapısından sokağa fırlayıp su kenarına kaçar, akşama kadar da, kızın saçlarının sarışınlığı gibi ılık bu sudan çıkamaz. Zorda kalmış insanın sığınak ihtiyacını iyi bilirim. Yazılarımın, hikâyelerimin felaket bulunduğu günler oldu, altı kitabımı kendim yayımlamak zorunda kaldım. Nasıl mı? Çarksuyu Yayımcılık adı altında. Aylık gazete çıkardım, onun da adı yine Çarksuyu'ydu. Tarif değil sadece, Küçük Bey'in aldığı ılıklığı da aldım Çarksuyu'ndan. [b]Bizim Çark [/b] Gezinti Çark'ta biter. Çark demek Çark Mesiresi, o da iki su arasında gazino demek. Bugün de yerinde olan köprüde ineriz. Top sahası orada. Tümen az ötede. Adapazarı Kocaeli'ne bağlı, Vali Konağı yok haliyle, İmam Hatip yok. Lise yok. Çark Caddesi Şerefiye'de bitmekte. Şehrin bir ucundayız yani. Dönüş ya tabanvayla olacaktır ya da bekleşen şıngır mıngır paytonlarla. Ama bir röntgen atalım önce. Çark bohemdir çünkü. Jantidir. Frapandır. Kimileyin külhan. Köprünün orada suyun bir kısmı yapay bir yatakla gazinonun önünden geçirilir. Suyu döven çark bu yapay yatağın sağ ucunda, havuza nazırdır. Orhan Veli'nin, başında kadehlerin şişe olduğunu söylediği Çark'tır bu. Aşağı yukarı dört metre boyunda, çapı da ona yakın bir üstüvane. Silindir. Kanatlıdır. Su, kanatlara çarparak mil üzerindeki çarkı döndürür, başını divane aşık gibi taştan taşa vura vura gürültüyle havuza düşer, havuzdan da gazinonun arkasından geçip gelen asıl suya karışır. Çarkın yanında, abartılmışı bugünün su parklarındaki kaydıraklar olan, oturmuş bir insanın anca sığacağı genişlikte gayet kaygan bir taş meyil uzanır. İtiş kakış olur sıra kapmak için. Kapan kayar, kapan kayar. Yan yana kayanlar bile çıkar. Otoban kazalarında nasıl karışırsa ortalık öyle karışır su. Çözülen çocuklar donlarını çektire çektire kaçışır hengâmeden ama sakin köşe ne mümkün! Her yer çığlık kıyamet ve lebaleptir. Büyük müdür havuz? Yerinde bugün lunapark var, en az iki pavyonunu içine alır. [b]Anlatılan Çark[/b] Bize hep şöyle anlatıldı: Çark, suyu döver, temizler, hem de yukarıya çıkarırmış; şehir şebekesine verilişi oradan ve cazibeyle olurmuş. Doğru, çarkın yanında makineli, gürültü bir oda vardır. Hep ıslaktır. Top sahasına bakar bir de kule yükselir dışında. Su taşar tepesinden boyuna. Önünde aslan ağızlı, yine hep akar bir de çeşme. Şebeke artığı sanmışımdır taşarı, akarı. Tamam, içinde suyu olan ev de parmakla gösterilecek kadar azdı. Su da zeminde, mutfakta yahut arka bahçe kapısındaydı evlerimizde. Artema, ECA, armatür bilmezdik. Bildiğimiz musluktu. Sarı, minik metal bir T ile açılıp kapanan bir borucuk. İp gibi su. Büyükleri, bol su akıtanları mahallelerde, on beş yirmi hanede bir yer alan hazneli çeşmelerde olurdu. Şimdi aklıma geliyor: Benim gördüğüm çarkın kanatlarında kova yoktu; olduğunu sayalım, o ip gibi suyu akıtmaya bile gücü yetmezdi. Sanırım çark eski çarkın hatırası olarak oraya kurulmuştu, şehre de su yandaki odadan motor gücüyle basılıyordu. [b]Çark hikâyelidir[/b] Doğru muyum? Yine emin değilim. Çark hikâyelidir. En güzeli ama en firaklısı da Faik Baysal'ın "Kırmızı Sardunya"sıdır. Anasını, babasını, beş kız kardeşini öldüren Mustafa anlatılır. Kızlar Çark'a gitmek istemiş, Mustafa da, "Gidin ama akşam ezanına kalmayın, babamdan da önce gelin" demiştir. Gelemez, gecikirler. Geldiklerinde babaları ağır konuşur Mustafa'ya avluda. "Namusum, şerefim var" der. Tokat da atar. Ünleyip "Yettin ulan artık!" diye çeker makineyi belinden Mustafa. O kadar. Baba Küçük Osman'dır. Numaralıya çevrilmediyse eğer Bulvar'dan Kız Meslek Lisesine giden sokakta adı yaşar. Fotoğrafını Köfteci İsmail'deki, Tunatan Ada-Bazaar'daki servis altlıklarından birinde gördüğümde hayret ettim. İçimden, bizim Çark değildir, dediğim bile oldu. İtiraf ederim, doğruluğuna bire bir yeniden yapılışı sırasında erdim. Bu bizim Çark'tı, şehre de ancak böyle bir Çark su verebilirdi. Büyüklerimden bu Çark'ı hiç duymadım. Anlattıkları, benim de bildiğim, gerçeğinin belki onda, on beşte biri olana aitti. Aslı büyüklerimin büyüklerinden de öncesine uzanıyor demek. Düşülmüş bir tarih vardır muhakkak. Rastlamadım. Fotoğrafçılık çok çok iki yüz yıllık bir sanat. Türkiye'deki geçmişi II. Abdülhamit'ten eskiye gitmez. İstanbul'da ilk fotoğrafhanenin açılışı da M. Naya adlı bir Fransız'ın İstanbul'u fotoğraflamak için gelmesinden az sonradır. Diyelim 1846, olsun olsun 1850. Fotoğrafı 160 yılı geçmez yani, öyleyken, Çark'ın kendisi unutulmuş, küçültülmüşü yerine geçmiş. [b]Çark'ın yeri[/b] Peki, bu Çark suyun hangi noktasındaydı? Soru abes ama insan yine de merak ediyor: Mesire içinde miydi? Değilse Mesire'den önce olacak. Nerede? Gezdiğimiz sularda mı? Zayıf ihtimal. Tabh-hane'den önce, Hovarda Değirmeni var, orda mı acaba? Belki. Ama biz Mesire'ye bir hatırayı ziyarete gider gibi gider, Çark'ın başında da adeta tavafta gibi toplaşırdık. Nasıl ki bugün de Zirai Donatım'ın hatırası bizi toplamaktadır. Asıl Çark da oradaydı belki, bütün o yapay yatak, gazino, havuz da belki hep sonradandı. Düzenleme idi. Dedim ya, Çark hikâyelidir. Aslıyla bire bir bu Çark orada, Mesire'de mi yapılmalıydı? Böyle düşünenler var. Bunu fazla önemli bulmuyorum. Şehre su da Çark'tan verilsin, demekle aynı bu. Yerinden şikâyetim yok benim. Hatta sevinilmeli buna. Bir başka hatıra da hayat bulabilir böylece sayesinde. Şöyle ki Zirai Donatım, enerji ihtiyacını 450 kw'lık kendi termik santralından sağlar, bir bölümünü de ta 1940'lardan 1952 Mart'ına kadar şehre verir. Şehir nüfusu 25 bin. Elektrik kıymetli. Pardon! "Ceryan" derdik, hatta "ceyran". "Cereyan" yerine. Elektrik dilimize sonradan girdi. Tavandaki duydan ucunda ampul olan bir kablo indirmişti babam. Ampule de yaldızlı kâğıtla şapka geçirmişti ki ışık zayi olmasın. Ziyanlığa uğramasın. Ampul de 15 mumluk. 25'lisi israf. Oya onun altında yapılır, dantel onun altında örülür. Dedemle o ışıkta Kuran okur, ailecek o aydınlıkta el el ütünde kimin eli var oynardık. Neyse... Bakmışsınız, yıllar sonra bu iki hikâye birleşmiş, "O Çark var ya, o Çark, hüü! Adapazarı'na suyu da, elektriği de o vermiş" olmuş. [b]O Çarksuyu kİ...[/b] Varsın birleşsin. Bu bir hikâyedir, şikâyetçi olmam. İnanın Çarksuyu da olmaz. O Çarksuyu ki... Sahi Çark mı öncedir, su mu? Su olduğuna göre, suyun adı Çark'tan önce ne idi? Sadece kayıtlarda geçer "Melas" diye. Yani "Yavaş Su". Bugün tedavülde değil. Hatırlanmaz, bilinmez. Su, Çark öne çıkınca adından vazgeçmiştir bütün yavaşlığı, aşağıdan alışı ve alçakgönüllülüğüyle. Hikâye buradadır. Kardeşlerim! Şehirler de zaten bizler gibidir, hikâyeleriyle yaşarlar.



    Medyabar Youtube Kanalı

    Kategori : Röportaj

    Medyabar.com bugun 168482 kez ziyaret edildi. Bu haber ise 2206 kere okundu
    YORUMLAR 0 Yorum
    Yorum yaptığınız taktirde Kullanıcı Sözleşmesini kabul etmiş sayılıyorsunuz.
    ×
    750 Karakter Kaldı
    Göndermiş olduğum mesajın sorumluluğu şahsıma aittir
    Online Ziyaretçiler