Taraklı Yalazaları Aksiyon'da

Yalaza,Taraklı'ya özgü bir anlatım sanatı. O toprağı ve insanını tanımadan yalazayı anlamak biraz zor…

Haber Resmi
Haber albümü için resme tıklayın

Yalaza,Taraklı'ya özgü bir anlatım sanatı. O toprağı ve insanını tanımadan yalazayı anlamak biraz zor... Hiç değilse, Taraklı'nın ne kadar sakin ve sessiz olduğu tecrübe edilmeli. Canı sıkılan, bezgin kişilerin yüzünü güldüren yalaza, zor zamanların da sığınağı.
Yalazayı anlatmak epey zor. Ya Taraklı'da bir yalaza sohbetine dâhil olacaksınız ya da işin erbaplarınca yalazaya getirileceksiniz ki bu köklü gelenek şıp diye yerleşsin zihninize. Bize öyle oldu.Adapazarı'ndan Taraklı'ya sessiz sakin yol alırken gafil avlandık, başımıza bir değil, üç yalaza geldi. İşte o gün ilk dersi ezber ettik; yalaza, insanı uykudan uyandırır, ayıltır ve dikkatli olmayı telkin eder. Öyle uyuşuk uyuşuk oturursanız başınıza neler gelir, neler! Önce o güne dönelim. Zembilli Ali Efendi'nin türbesinden, Tarzan Ali'nin intiharına uzanan yalazaların alışkın olmayan bir bünyeyi nasıl da sersemlettiğini anlatalım, sonra da yalaza nedir, ne değildir, ustaların dilinden aktaralım.

Yalazayı şöyle bir duymuşluğumuz var. Uzak bir beldenin, hiç bilmediğimiz insanlarına dair bir masalı dinler gibi dinlemişliğimiz... Bize değmez sanıyoruz, yalazanın epeyce yakınlarında dolaşıyoruz; hâlbuki o 'uzak' beldeye doğru yol alıyoruz. Arabada dört kişiyiz. Adı, Adapazarı ile özdeşleşmiş Fahri Tuna, eşi Gülseren Hanım ve Taraklı Termal Otel'in sahibi Süleyman Tunç... Söz nasıl oluyorsa, Zembilli Ali Efendi'ye geliyor birden, türbesi hemen yol kıyısındaymış, yanından öylece geçip gitmemeli, bu mübarek zata bir selam vermeliymişiz. Hem onun türbesi, dünyada su üstünde duran ikinci türbeymiş. Dolambaçlı bir yoldan döne kıvrıla inerken, "Kolay mı?" diyorum kendi kendime, "Bir Allah dostunu ziyarete gidiyorsun, yol biraz zahmetliymiş ne çıkar, sızlandığın için utanmalısın kendinden."

Nihayet türbeye varılıyor, eller açılıp Fatiha'ya duruluyor; fakat içimde bir huzursuzluk: "Bu suyun rengi niye kirli böyle?" Sonra bu sorgulamalar için de kendimi paylayarak bir estağfurullah çekiyor ve sessizce mırıldanıyorum: "Vardır bir hikmeti." Bu arada, türbe başında hatıra fotoğrafı çektiriyoruz diye de yazıklanıyorum: "Canım ne var, şöyle ağız tadıyla bir dua edemeyecek miyiz, hep fotoğraf hep fotoğraf!"

Beş-on dakika sonra gerçek ortaya çıkıyor, o fotoğraflar meğer yalazaya getirildiğimin 'resmi' imiş. Zembilli Ali Efendi diye başında huşû ile durduğum sanduka, bir tahta parçası, etrafındaki kirli yeşil su da Orman İşletmeleri'nin süne zararlıları için hazırladığı ilaçlı bir su imiş. Hem şaşkınım hem gülüyorum hem de biraz kendime kızıyorum galiba: Daha uyanık olamaz mıydım? Ama mesele sadece uyanık olmak meselesi değil ki! İkinci ders alındı bile: "İstanbul'un yorduğu, hırpaladığı insanlarız, oyunu, mizahı unutmuşuz, katı bir gerçekçiliğin peşinden asık suratla ilerliyoruz."

Tarzan Ali'nin makus talihi

Yol arkadaşlarım, hayatında ilk defa yalazaya gelmiş birini o ilk şaşkınlıktan kurtarmak için belli ki, yalazadan muradın, kimseyi küçük düşürmek olmadığını, kendilerine yakın bulmadıkları kişilere asla yalaza yapmadıklarını tekrarlayıp duruyorlar. Sonra mevzu değişiyor, havadan sudan derken Fahri Tuna, yol kıyısında 'Tarzan Ali'nin lokantasını görüyor ve Süleyman Bey'e dönüp "Tarzan Ali de kendini astı, yazık oldu adama!" diyor. İster istemez kulak kabartıyorum arkadan. Duyduğum, birkaç sevimsiz tafsilat; adam çok gençmiş daha, ne derdi olduğu anlaşılamamış, öyle ince bir iple asmış ki kendisini, başı bedeninden ayrılmış. Fazla kederlendiğimi görüp hikâyeyi sonlandıran Fahri Bey'in ifadesinden anlıyorum ki yarım saat içinde düştüğüm ikinci yalazadır bu. Tarzan Ali diye biri vardır; ama kendini astığı filan yoktur. Lokantasına dikkat çekmek için olmalı, günün birinde bir korkuluk sallandırmıştır yol kıyısına ve bir akşam karanlığında onu gören bizim 'yalazacılara' gün doğmuştur. O yolda beraber seyahat ettikleri nice nice kişileri zavallı Tarzan Ali'nin makûs talihinden haberdar etmekte ve 'vah vah' eden herkese bıyık altından gülmektedirler.

Şimdi, tam da şu noktada, aklınızdan neler geçtiğini tahmin ediyoruz desek... "Yalaza bir tür kandırmaca mıdır, ille de gülmek, güldürmek için mi yapılır?" Aklınızdan geçirseniz de söze dökmemeniz gereken sorular bunlar; çünkü sadece yalaza ustalarını değil, Taraklı halkını da gücendirebilirsiniz. Biz sorma gafletinde bulunduk yazık ki! Köklü bir geleneği karşıdan bakarak değerlendirmenin yanlış olduğunu düşünemeden... Sonra sonra, günümüz yalazacılarının çoğunlukla eskinin usta yalazacılarına dair anlattığı hikâyeleri dinledikçe ve geleneğin şekillendiği ortamı tanıdıkça, bir başka bakmaya başladık yalazaya. Hatta bütün Taraklılar gibi, yalazanın bu topraklar için elzem olduğuna bile inandık.

Hem güldürür hem düşündürür

Küçük, sessiz bir ilçede vakit nasıl geçer, gün nasıl biter, akşam nasıl gelir? Taraklı'nın yerli turistlerce henüz keşfedilmediği, ekranlarda hayali kasaba 'Mümkünlü' olarak görünmediği, konakların pansiyona dönüşmediği, hediyelik eşya dükkânlarının açılmadığı yıllar... İlçenin o güzelim evleri Anıtlar Kurulu tarafından korunmaya alınmış, malum mesele, evlerin bir kısmı omuz vursan yıkılacak durumda; ama koruma altında olduğu için çivi bile çakamazsın. Üstelik neresi SİT alanı, neresi değil, bir muamma. Gel zaman, git zaman Taraklı halkı korumaya alınmış alanların koordinatını öğrenmiş ve tabii o tuhaf, aşılmaz kuralların oluşturduğu gerginliği yalazaya vurarak geçiştirmekten de geri durmamış.

Bugün Almanya'da yaşayan yalaza ustası Ahi Naci İşsever'in gece bekçisi Safi Cezmi'ye dair anlattığı yalaza pek hoştur mesela. Kestane gölgesinde kafası düşe düşe uyuklayan emekli gece bekçisi Safi Cezmi'ye belediye çavuşunu göndermişler, ne diyeceğini de bir güzel belletmişler. "Cezmi Dayı" demiş bekçi, "Hükümet, gölgeleri de SİT alanı yaptı, kirasını vermeden uyuyandan ceza alıyoruz, azıcık ötede uyu, cezayı yersin." Safi Cezmi, uyku sersemliğiyle söz tutmuş, beri gelmiş. Gölgenin yeri değiştikçe uyandırmışlar, o da her defasında sandalyesini homurdanarak da olsa güneşe doğru çekmiş. Hikâyenin devamı da var; ama burada mühim olan, kasabada ansızın peyda olan ve can sıkan kuralların nasıl olup da eğlencelik malzemeye dönüştüğünü görmek.

Evet, yalaza çoğunlukla eğlencelidir, güldürür; ama her zaman değil. Kabahati olanların cezası yalazayla kesilir ve uyarılması gerekenlere ince ayar yine yalazayla verilir. 'İnce ayar' deyince biraz durmalı. Çünkü yalaza oturumlarında söz, Naci İşsever'in tanımına göre, "soğukluk yaratmayacak kadar doğru, zarif ve sindirilebilir, gönül kırmayacak kadar da kapıyı aralık tutan şakalarla örülür." Yalazaya dışarıdan bakanların en çok takıldığı nokta da burasıdır işte, yalazaya getirilmiş kişilerin haksızlığa uğradığını düşünmek... Oysa kimse kimseden şikâyetçi değildir, hem yalaza sohbetinde alınganlardan, suratı sirke satanlardan pek de hazzedilmez. Alan da satan da memnundur hâsılı...

Ama kimi vakit, ustanın, kendi yaptığı yalazadan mahcup olduğu da görülür. Adapazarı'nın renkli simalarından ve hâliyle yalaza ustalarından emekli müezzin Hasan Çolak'a "Hor bakma harabat ehline" dedirten bir yalazayı anlatalım mesela. Hocanın Adapazarı Orhan Camii'nde müezzinlik yaptığı yıllar...Hırpani giyimli bir adam yanına yaklaşıyor ve usulca, "Müezzinlik yapabilir miyim?" diyor. Hoca hem muziplik olsun diye hem de adama müezzinliği pek de yakıştıramadığından "Derneğe 25 lira öde, makbuzunu da bana getir." diyor ve adam hâliyle geri çekiliyor. Devamını hocadan dinleyelim: "Sünnete durdum; ama adamla helalleşemedim, ya gittiyse diye içim sızladı. Selam verdim, baktım arkada. Yanıma çağırdım, 'İhlâs'ı oku.' dedim. Adam o kadar güzel okudu ki cemaat de bayıldı ben de. Sonra şakayla 'Sen devam et, ben makbuzunu alıp geleyim' dedim. O günden sonra o adamı bir daha göremedim."

Yalazanın ikinci baskısı tek şartla olurmuş, dışarıdan birine anlatılacaksa. Hasan Hoca bugün bizim için, daha doğru bir deyişle, Aksiyon okuru için anlatıyor eski yalazalarını. Hepsi birbirinden neşeli ve elbette düşündürücü üç yalaza...

Salâyı kaça okursun hoca?

"Cami avlusunda iki kişi, ezile büzüle hocayı sordular, 'buyurun' dedim. 'Biz salâ çağırttıracaktık da, acaba kaça çağırıyorsunuz/' dediler. Yalaza orada başladı. 'Üç boy salâ var.' dedim 'Hangisinden istersiniz?' Biraz düşündüler, 'Orta boy olsun' dediler. Arkasından da hemen sordular: 'O kaça?' Baktım bunlar tam kafama göre, dedim ki 'Siz misafirsiniz ben size bir salâ çağırayım belki beğenmezsiniz başka yerde çağırtırsınız.' Oturttum bunları ıhlamurun dibine, salâyı okuyup yanlarına döndüm. 'Birinci sınıf okudum size, beğendiniz mi?' diye de sordum. Yine sordular, 'Bu kaça?' Yalazayı sonlandırmanın vakti gelmişti, dedim ki 'Bakın biz sizin için varız. Annenize Allah gani gani rahmet etsin, başka yapacağımız bir şey varsa söyleyin.' Sevine sevine gittiler."

Yalazacı din adamı olunca mekânın cami olması normal. Adapazarı ahalisinden biri, Hasan Hoca'nın hafızlığını sınamak istediğinden belli ki, üst perdeden soruyor: "Hafız, Kuran'ın her tarafını bilir misin?" Hasan Hoca "Bilirim." diyor. Adam, beş-altı yerden açıp soruyor, hoca hâliyle hepsini bir güzel okuyor. Ama bu arada yalaza da geliyor, tam da ikna olmuşken adam, bir çengel atıyor Hasan Hoca: "Senin de hiç kafan çalışmıyormuş. Bu benim Kuran'ım. Tabii ki hepsini ezbere okuyacağım, içeriden başka bir Kuran getir, ondan sor bakalım, okuyabilecek miyim?" Adam bir anlık dalgınlıkla içeriye gidecekken, kapıda duruyor ve "Hafız, Kuran hep aynı değil mi?" diyor. Hoca gülüyor, "Hah" diyor, "İşte şimdi kafan çalıştı."

Son yalaza Mekke'de geçiyor. 'Orada da yalaza yapılır mı?' demeyin. Hocanın takıldığı bir nokta var; bazı hacılar, iki de bir yanına gelip 'Doyamadık be hocam' diye sızlanıyor; ama ne hikmetse hoca aynı adamları tavaf ederken pek göremiyor. Bir gün, isimlerin kayıtlı olduğu bir liste elinde, herkesi başına topluyor ve tavafı eksik olanların kameralarla tespit edildiğini, o kişilerin kral tarafından bir müddet daha ülkede tutulacağını söylüyor. 'Yalaza hem güldürür hem düşündürür' demiştik, 'Doyamadık be hocam' diyenleri işte o zaman göreceksiniz, kimi çocuğunu, kimi işini öne sürerek Türkiye'ye dönmek için ağlaşıyor. 43 yıllık müezzinliğin ardından emekliye ayrılan Hasan Çolak hoca, "Yalazayı ilk anda anlayamayan, iki gün sonra düşünüp gülmeye başlayanlar çok oldu; ama gücendirdiğim hiç olmadı." diyor gönül huzuruyla.

Taraklı'nın üç yalaza ustası

Yalaza, Hasan Hoca'nın deyimiyle, Afyon'un kaymağı, Bursa'nın kestane şekeri gibi, Taraklı'ya özgü bir gelenek. Şimdiye değin pek çok usta yetiştiren bu geleneğin Taraklı'da üç temsilcisi var: Tacettin, Alaattin ve İzzettin... Yalaza sanatındaki engin hoşgörüye sığınarak, isimlerdeki uyum görünür olsun diye, böyle söylüyoruz; ancak acilen belirtmeliyiz ki Tacettin Özkaraman, Taraklı Belediye Başkanı, Alaattin Yılmaz ise Taraklı Kent Konseyi başkanıdır. Aksiyon okurlarının daha önce bu sayfalarda hayat hikâyesini okuduğu İzzettin Kömürcü de hem köpük helva yapımcısı hem de gazetecidir. En nihayet, üçü de tipik Taraklılıdır ve bilenler bilir, 'tipik' Taraklılı olmak iyi bir şeydir. Her daim güler yüzlü, neşeli, konuşkan, yanındakileri rahat ettiren, misafiri baş tacı eden, kaprissiz ve mütevazı insanlar... Bu üç nevi şahsına münhasır isimden üç yalaza dinleyelim de o topraklarda doğup büyümenin ne demek olduğunu daha iyi anlayalım.

Alaattin Bey'le Tacettin Bey arasında geçen hadise, ikaz etme niyetiyle yapılan bir yalazanın nasıl da riskli olabileceğini gösteriyor. Yalaza, yazmaya da anlatmaya da pek gelmezmiş gerçi, o an, o ortamda bulunmak en tatlı şeymiş; ama biz eskileri dinlemeye de razıyız. 8 yıl önceye dönelim, Tacettin Özkaraman'ın Alaattin Bey'i başkan vekili olarak tayin ettiği ve ikisinin omuz omuza çalıştığı o mesut günlere... İki yıllık koşturmanın ardından Alaattin Bey, başkanın temposunun düştüğünü, sıkça hastalandığını görüyor. Ona göre bütün bunların altında, başkanın yemek içmekle arasının pek de iyi olmaması yatıyor. Tacettin Bey'in de bulunduğu bir ortamda, beslenme uzmanı bir hanıma, başkanın hiç yemek yemeden bu görevi daha ne kadar sürdürebileceğini soruyor. Niyet halis, uyarmak, dikkat çekmek; ancak sonuç pek yüz güldürmüyor. Soruyu soran kişinin başkan vekili olduğunu öğrenen beslenme uzmanı, "Belediye başkanı her an tökezleyebilir, siz hazır olun" diyor ve o günden sonra Alaattin Bey'in vekilliği de meclis üyeliği de düşüyor. Tacettin Bey, bununla da yetinmeyip bir yalazayla cevap veriyor eski vekiline. Şöyle ki: Taraklı'yı gezmeye gelen bir gruba, 700 yıllık çınarı işaret edip 'Bu çınarı Alaattin Bey' dikmiştir diyor ve böylelikle onun artık yaşlandığını ima ederek kendisinin genç bir ekiple yola devam edeceği mesajını vermiş oluyor. Sonuç, kimse kimseye gönül koymuş değil, şimdi ikisi de yan yana karışımızda oturduklarına ve bu yalazayı anlatıp gülebildiklerine göre...

İzzettin Kömürcü de yıllar önce kendi başına gelen ve o anda kendisini çok zor durumda bırakan bir yalazayı bugün keyifle anlatıyor. Artık kabul edelim, o kültürün içinde doğup büyümemişler yalazayı tam olarak anlayıp hissedemezler. Yalazayı dinleyin de yine kararı siz verin. İzzettin'in ağabeyi evleniyor. Çoğunluğu kadınlardan oluşan bir otobüs dolusu insan, güle oynaya düğün salonuna gidiyor ve dönüşte bir dinlenme tesisinde çay molası veriyorlar. Direksiyonda, yalazacılığıyla meşhur Keşkapan Mehmet var. Yolda aklına gelen yalazayı bir an evvel fırına sürmek için herkesten önce inip tesisin garsonlarına, otobüsteki herkesin yemek yiyeceğini, hesabı da damadın kardeşinin ödeyeceğini söylüyor. Şimdi burada bir sahne var; Keşkapan Mehmet, tesise giren İzzettin'i arkadan eliyle işaret ediyor. Garsonlar da 'tamam' anlamında başlarını eğiyorlar, olup bitenden habersiz İzzettin, kendisine selam verildiğini zannederek zarif bir baş selamıyla mukabelede bulunuyor ve bunun üzerine garsonlar yemek servisine başlıyor. Hikâyenin sonunu tahmin edebilirsiniz, yemeği yiyen elini kolunu sallayarak otobüse dönüyor, Keşkapan Mehmet hiçbir şey olmamış gibi yol hazırlığı yapıyor ve cebinde ancak üç kişilik yemek parası bulunan İzzettin, kırk kişilik bir hesapla başa çıkmanın yollarını arıyor. Nasıl zor bir durum değil mi? Ama bugün, İzzettin de dâhil olmak üzere herkes, Keşkapan Mehmet'in bu yalazayı karşısındakini zor durumda bırakmak için yapmadığı kanaatinde, hem hesap dediğin nedir, eşin dostun yardımıyla ödenir, o yolculuğa bir heyecan, bir oyun gerekliydi, o yapıldı, maksat hasıl oldu.

Ahi Naci İşsever, 'Taraklı'da Yalaza Kültürü' adlı kitabında, hemen her sene bağına bahçesine kırağı yağdığı için mahsulünü yitiren Taraklı halkının yalazaya sığınmasını bakın nasıl anlatır: "Taraklı, yediği darbenin içinden kendi çıkmak zorundadır. Birdenbire her kahvede bir-iki öbekleşme belirir, yalaza dediğimiz sohbetler dizisi başlar. Mağdur, mağdura yaslanır. Bir felaketi savuşturmanın, bir sinir bozukluğuna uğramamanın tek yoludur yalaza. Taraklı kendini topluca tedavi etmelidir."

Kitap, bugün Taraklı'da yalazayla ilgilenen hemen herkesin neredeyse ezbere bildiği bir şeyden daha söz eder; yalazanın edep ve erkânından... "Taraklı yalazalarını duyanın reddetmesi, inanmaması bir gelenektir. En önemli motif, 'Böyle şey olmaz!' diyen dinleyiciyi kımıldatmaktır. Ancak bir diğer şart da 'Böyle şey olur!' diyenlerin de bulunmasıdır. Her canı sıkılan kişi yalazaya soyunamaz. Yalazaya soyunan da edep çizgisini zorlayamaz."

ÜLKÜ ÖZEL AKAGÜNDÜZ Aksiyon Dergisi

21 Şubat 2012 - Yaşam --- Okunma

medyabar.com son bir ayda 2.858.781 kez ziyaret edildi.


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Medyabar Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Medyabar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Anket Sakaryalılar alışverişlerinizi nerede yapıyor sunuz?