Yıl 1933. Adapazarı'nda bir gün...

Yazar Nahid Sırrı Örik,1933 yılının Haziran ayında bir gece geçirdiği Adapazarı'nda izlenimlerini böyle kaleme döktü..

Haber Resmi
Haber Resmi
+9
Haber albümü için resme tıklayın

İbni Batuta'dan (1333) bu yana Sakarya topraklarından birçok seyyah geçmiş.
Prof.Dr. Enver Konukçu'nun "Sakarya ve Seyyahlar" başlıklı makalesine (1) şöyle bir göz atacak olursak; De Clavijo (1404), D'Aramon (1548), Ermeni Simeon (1619), Tavernier (1640), Evliya Çelebi (1645), Boullaye (1647), Pococke (1740), Hammer (1804), Osman Şakir (1810), Kinneir (1813), Bıjışkyan (1817), Heute (1817), Dwight (1830), Texier (1832), Poujoulat (1836), Ainsworth (1838), Praser (1840), Xavier - Hell (1847), Deist (1886), Houstier (1862), Burnaby (1876), Schwarz (1888), Naumann (1890), Goltz (1889), Ahmet Şerif (1913), Hamid Sadi Selen (1927), Nahit Sırrı Örik (1933) Adapazarı'nda bir müddet bulunmuşlar; çevre ile ilgili bilgiler ve gözlemlerini yazmışlardır.

1895-1960 yılları arasında yaşayan, dönemin tanınmış yazarlarından Nahit Sırrı Bey, Milli Eğitim Bakanlığında görevli bir memurdur.

Görevi gereği Berlin, Paris, Viyana, Roma, Kopenhag gibi şehirlerde bulunmuş olup, en büyük zevki Anadolu'yu dolaşmaktır.

1933 yılında trenle Adapazarı'na gelen ve şehrimizde de bir gece geçiren Nahit Sırrı Beyin o günlerde kaleme aldığı anıları, "Anadolu'da ; Yol Notları" adıyla 1939 yılında Arma'dan kitaplaşmış.

O kitaptaki "Adapazarı'nda Bir Gece" başlıklı bölümü yazıyı sizlerle paylaşmak istiyoruz (2):

TAMAMEN EKİLMİŞ OVADAN GEÇEREK

"Ankara ile İstanbul arasındaki her yolculuğumda, daha İzmit'e varmadan Arifiye istasyonunda trenden inerek Arifiye'nin o kadar yakınında bulunan Adapazarı'na kadar uzanamadığıma hayıflanmışımdır.

Her yolculukta da: "Gerçi bu sefer olmadı, fakat mutlaka gelecek sefere" deyip durmuştum.

Nihayet birkaç senelik arzuyu bu defa yerine getirdim, Arifiye'den Adapazarı trenine binerek bu büyük kasabayı gidip gördüm. Haziranın ilk günüydü ve Ankara'dan İstanbul'a gidiyordum.

Adapazarı treni Arifiye istasyonunda her zamanki gibi hazırdı.

Hava serin ve bulutlu, hatta hafif hafif yağmur da yağıyor.
Katarımız üç küçük vagonla bir lokomotiften ibaret.

Birinci mevki kısmında tek müşteri yok, ikincinin yegâne müşterisi de ben.
Galiba biraz gecikmeyle İstanbul postasının hareketinden yirmi dakika sonra yola revan olduk; iki tarafı da tamamen ekilmiş bir ovadan geçerek, yine yirmi dakika kadar sonra Adapazarı'na vardık.

Yolda giderken, sağda büyük bir köy gördük, Bizanslılardan kalma denilen büyük bir köprünün de kenarından geçtik.
Adapazarı'ndan evvel tren durmuyor."

"MESERRET OTELİNDEN ÜSTÜNÜ BULUNMADIĞINA"

"İstasyonda bir otel hademesi karşıma çıktı.
Ankara-İstanbul treninde, sık sık Adapazarı'na gidip gelen biri "en iyi ve temiz otel Belediye otelidir" demişti.

Lakin bu adam mensup olduğu Meserret otelinden üstünü bulunmadığına o kadar hararetli teminat verdi ki, kararımı değiştirip buraya inmeyi kabul ettim ve iri yarı, güçlü kuvveli hademe bavulumu nedense eline almadığından bunu hayli çelimsiz bir çocuğa teslim ettik.
Bir tarafını menhus buhran yüzünden maattessüf pek yüksek tepeler teşkil etmiş kerestelerin kapladığı geniş ve düz bir caddeden ilerleyerek, işbu Meserret oteline gittik. Büyücek bir yer.
Hademe açık renk muşamba döşeli merdivenlerden çıkardı, sofalardan ve koridorlardan geçirip dolaştırarak cam bölmeli bir odaya götürdü.
Fazla küçük ama temiz ve şirin.
Yüzümü gözümü yıkadıktan sonra alt kattaki kahvesine indim.
Daha yolda iken serpmeğe başlayan yağmur, artık şiddetle yağıyordu.
Ne garip bir yaz! Oturdum ve mevcut yegane gazeteyi, Cumhuriyet'i hatmede ede bekledim. Sokaktan tek tük geçenler var.

Zaten vakit çok erken: henüz sekiz değil."

"TİCARET HAYATI İTİBARIYLE ADAPAZARI'NIN
BİRÇOK VİLAYET MERKEZLERİNE ÜSTÜN"

"Meserret oteli şehrin en büyük caddesinin üstünde.
Belediyeyi, polisi, Halk fırkasını, hükümeti, postahaneyi ve saireyi oturduğum yerden öğreniverdim.

Nihayet yağmur dindi ve sokağa çıktım.
Yolda ilerleyince iki katlı küçük binalardan mürekkep uzun ve muntazam bir çarşı.
Bir kaza merkezi olmakla beraber, iktisadi ehemmiyet ve ticaret hayatı itibariyle Adapazarı'nın birçok vilayet merkezlerine üstün bulunduğunu bu çarşı pek güzel gösteriyor.
Maalesef günlerden Cuma, binaenaleyh müteaddit bankalar, ticaret müesseseleri ve dükkanlar hep kapalı.

Şüphe yok ki bunlar açıkken; ticaret hayatının faaliyet ve ehemmiyeti daha canlı görünecektir.

Bir iki matbaa ile bir de gazete idarehanesinin önünden geçtim.
İlave edeyim ki, Adapazarı'nda iki üç gazetenin birden çıktığı olmuş.
Şimdi de bir gazete çıkıyormuş.

Fakat, hayli aradığım halde, yayına devam eden bu arkadaşımızın bir nüshasını elde edemedim.
Bir hatıra diye muhafaza etmek isterdim.
Lâkin, bu matbuat bereketine mukabil, daha bir Halkevi kurulmamış, yakında açılmasına çalışılıyormuş.

Kasabanın bir umumi kütüphanesi de yok.

Sade bir iki dükkanda, başka bir türlü çeşitten şeylerle beraber kitap ve gazete satılmakta imiş."

"GÜLLERE GARK OLMUŞ BAHÇELERİNDE"

"Serde Maarif Vekâletinin memurluğu olduğu için, otelden çıkıp tek başıma kahveye gitmeyip Orta mektebi ziyaret etmek istemiş ve rast geldiğim pek nazik bir polis efendiden yerini sormuştum.
Çarşının ilersinde diye tarif etmişti.
Fakat çarşıyı geçtikten sonra, yeniden sormak mecburiyetinde kaldım.
Bu sefer kasketli bir talebe önüme düştü.

Yolda imtihanlarına dair bir hayli dert ve endişesini anlatmadığı da ihmal etmeyerek, beni mektebe kadar götürdü.
Mektep nispeten geniş bir bahçe içinde.
Eskiden galiba Rum Kilisesine aitmiş.
Büyük ve yüksek bir ahşap ev. Hem hayli eski.
Yani, talebesinin adedi de pek fazla bir mektebe binalık etmeğe katiyen elverişli değil.

Mektep müdürü çektiği sıkıntıları anlata anlata bitiremedi ve sanki sözü geçen itibarlı biz adammışım gibi, yapılması esas itibarıyla kararlaştırılmış bulunan yeni binaya bir an evvel başlanması hususunun temininde beni bile seferber etmeğe çalıştı.
Bundan sonra da, kasabayı bana kendi göstermek nezaketinde bulundu için mektepten onunla beraber çıktık.

Biri altmış yetmiş sene evvelki üsluplu, insana beyaz patiskadan bol bir gecelik entarisi giyerek minderlerine uzanmak arzusu veren evini tamir ettirmekle, diğeri de tavuk besleyip yumurta çıkarmakla pek meşgul iki muallim arkadaşın hanelerine uğrayıp güllere gark olmuş bahçelerinde birer kahve içtikten sonra, düz ve temiz sokaklarda dolaşmağa başladık.

Kaldırımlar muntazam döşenmiş ve çamur yok.

Gelip geçenlerden bir çocuğun elinde beyaz, pembe ve sarı gül demetleri.
Daha otele gelirken de kapıları henüz kapalı bulunan küçük ve tahta parmaklıkları boyanmamış parkın pek güzel güllerle bezenmiş olduğunu görmüştüm.
Adapazarı'nda ne çok gül yetişiyor. "

"ÇARK MESİRE; YÜKSEK AĞAÇLAR
ALTINDA MUNTAZAM BİR KAHVE"

"Gezintiye son verince, trende tavsiye edilen Belediye otelinin bahçesinde oturduk. Yukarıdaki bir odadan saz sesleri geliyor.
İstanbul'dan bir hanende hanımla beraber bir saz heyeti celbedilmiş ve bu heyet akşam âhenge başlayacakmış.

Otel patronu yanımıza gelerek haber verdi ve Meserret'i tercih edip kendi oteline inmediğini anlayınca da teessüflerini etraflı bir şekilde ilave etti. Hava hep bulutlu ama, yağmur tehlikesi pek yok.

Mamafih ne olur ne olmaz diyerek, bir lokantada şöyle böyle bir yemek yiyince senasını daha Ankara'da iken duyduğum Çark mesiresine hemen gitmeği, bunun için tavsiye ettikleri gibi ikindi vakti beklememeği münasip buldum.

Şehrin yan mahallelerinden geçtikten sonra, kırlar ortasında uzanan geniş bir caddede yarım saat kadar yürüyüp Çarka vardık. Şehrin suyu buradan geliyor.
Bir dere, kare çizerek ortadaki toprağı bir ada haline getirmiş. Dar tahta köprülerden adaya geliyor.
Yüksek ağaçlar altında masalar, iskemleler, oldukça muntazam bir kahve var. Vakit geçtikçe gelenler arttı.

Yazın sıcak günlerinde burası hıncahınç dolarmış.
Epeydir Ankara'da idim ve gümrah bir suyun sesini ve manzarasını çok özlemiştim.
Tam bir dönemeç yerinde, suyun hızla atılıp düştüğü bir yerde oturdum ve onun böyle atılıp düştükçe yaptığı bir düziye ve büyük gürültüyü nefis bir musiki dinler gibi uzun uzun dinledim.
Biraz uyudum da."

"ERENLER TEPESİNDEN MANZARA CİDDEN ÇOK LATİF"

"İkindiye doğru kalktık ve küçük adadan çıkıp biraz ilerleyince, dere kenarında rast geldiğimiz orta mektep talebesinden bir genç bizi sandalına bindirdi, düz ce yeşil çadırlar ortasından akan derede yarım saat gezdirdi. İki tarafta küçük bir iki kahve ve öbek öbek oturmuş, kimisi gramofon çatan kadınlı erkekli insanlar vardı.

Bu küçük çaptaki Kağıthane âlemine bir nihayet verince yine dönüp adanın önüne geldik ve karşıda, ufkun nihayetindeki Erenler mevkiine doğru orada bir faytona bindik.
Erenler mezarlıkmış, tam tepesinde bir de türbe varmış ve oradan nezaret fevkalâde güzelmiş.

Senelerden beri Adapazarı'nda ve İzmit'te yaşadığını, burada evlenip çoluk çocuk sahibi olduğunu söyleyen mektep müdürü de Erenleri ilk defa görecek."

"23 BİN NÜFUSLU ADAPAZARI
MEĞER HAYLİ BÜYÜKMÜŞ "

"23 bin nüfuslu denen Adapazarı meğer bir hayli büyükmüş.
Birçok yeni ve başka yollardan geçerek gayet çamurlu ve gayet bozuk bir kır yoluna girdik.

Köy evlerinin fasılalar vererek sıralandığı bu yoldan Erenler tepesinin eteğine vardık.

Araba yukarıya çıkamıyor. İndik ve mezarlar arasında çamurlara bata bata yukarı tırmandık.

Fakat tepenin tam üstünden manzara cidden bir latif.
Bir taraftan, çoğu bahçeli evleriyle büyük ve düz bir ovaya yayılmış Adapazarı ve öbür tarafta bir kenarına Sakarya'nın sarımtırak bir şerif uzattığı asıl büyük ova.

Tepenin zirvesinde tekkeye benzeyen boş ve ahşap, tek katlı bir bina var.

Evliyanın mezarı bu binanın içinde imiş.

Evliyalığı ne idi ve nedendi bilmem amma, ebedi uykusunu uyuyacağı yeri her halde iyi seçmiş.

İnsanın mezarı deniz kenarında, dalgaların eteğinde olmazsa böyle yüksek, rüzgârların her an yelpazeledikleri bir yer olmalı."

"YAVAŞ YAVAŞ İNEN AKŞAMIN
ESMERLİĞİNDE BİR ÇOBAN"

"Tepede, yavaş yavaş gelen ve inen akşamın esmerliği içinde ovalara bakarken, karşımıza koyunlarını giden bir küçük çoban çıktı.
Yakup Kadri'nin Yaban'ında anlattığı küçük çobanın yüzü kadar bunun yüzü de güzel ve kendisi sevimliydi.
Yaşı on üçmüş.

Zavallı o kadar kavruktu ki, ancak dokuz on yaşında sandım. İlk tahsilin kanunda yazılı olan mecburiyetine rağmen, hiç mektebe girmemiş ve okuyup yazma öğrenmemiş.
Bir anneden başka da kimsesi yokmuş.
Başkalarına ait olan bu koyunları ecirden geceye kadar gütmek mukabilinde karnını doyurur ve para yerine sade mısır verirlermiş.
Beraber hesap ettik, verdikleri bu mısır satılırsa senede yirmi lira kadar bir şey tutuyordu. Lâkin bundan dolayı kendisini bedbaht ve mazlum saymıyor, şikayet bile etmiyordu.

Birden, Arifiye istasyonunda sabahleyin vagonun önünde elimden aldığı bavulu on adım ilerdeki Adapazarı treninin vagonuna koyduğu için kendisine verdiğim on kuruşu beğenmeyen ve şivesi yabancı ve uzak Türkçesiyle çekişe çekişe pazarlık eden, o pek genç midir yahut ihtiyar mıdır yüzünden bir türlü anlayamadığım sapsarı çehreli, buruşuk ayva derili, hain bakışlı ve talihsiz Anadolu yavrusunu uzun uzun bağrıma basmak istedim."

"ERENLER DÖNÜŞÜ LOKANTADA
BİR AKŞAM YEMEĞİ..."

"Erenler dönüşü bir başka lokantada ve yine şöyle böyle bir akşam yemeği yedikten sonra - Adapazarı'nda adam akıllı bir lokanta olmaması garip; havayı o derecede serinlemiş buldum ki, gidip bahçede oturmağa ve saz dinlemeğe imkan göremedim. Zaten galiba kimse de cesaret edip gelmemişti. Bahçe karanlık ve sessizdi.
Yazlık sinema daha açılmadığına, kışlık bir sinema da yok dendiğine göre, gidecek bir yer kalmıyordu.
Yarın da pek erken yola çıkacaktım. Dönüp otelin kahvesinde bir kahve daha içtikten sonra odama gidip yatmağı tercih ettim. Şimdi, bütün bu söylediğim şeyleri çatık kaşlı bir neticeye vardırmak, Adapazarı'nın hal ve istikbali hakkında katı hükümler mi vermek lazım?

Fakat ancak yirmi dört saat kalınışmış bir yer hakkında buna nasıl cesaret etmeli?"

"ADAPAZARI, İZMİT'TEN
BÜYÜK VE TİCARETLİ BİR YER.. "

"Sadece şu kadarını diyebilir ve tekrar edebilirim ki, iktisadi vaziyet ve nüfus itibariyle Adapazarı bir çok vilayet merkezlerine üstün.

İzmit'ten büyük ve ticaretli bir yer olduğu için oraya tercihle Kocaeli vilayetinin merkezi kabul edilmesini isteyenler bulunduğu ise gazete sütunlarında bir çok kereler görüldü.

Gerçi demiryolları memleketin her tarafını, her şehrini birbirine bağlayınca imtiyazlı vaziyetine halel geleceği, yani Bolu ve havalisinin ithalât ve ihracat kanalı olmak sıfatını kaybedeceği muhakkaktır.
Lâkin, iki mühim servet olan kereste ve patatesini daha fazla istihsal ve ihraç edebilince Adapazarı'nın;Adapazar ve civarında dendiği gibiAdanın ticaret sahasındaki bugünkü ehemmiyetini yine muhafaza etmesi ve hatta arttırması elbette kabildir.

Fakat, bu kasabada mâzi yok.

Hemen yegâne tarih hatırası olarak bir sokak içinde harap bir evi göstererek bir asırlık olduğunu söylediler.

Öteki evlerin en eskileri elli altmış senelik şeyler. Ne bir abide, ne eski bir bina. Kasaba nüfusunun mühim bir kısmını, memleketin bugünkü ve dünkü hudutlarının dört tarafından ya babası ya kendisi gelmiş kimseler teşkil ediyormuş ve bu yabancıların bazıları arasında zabıta vukuatı da hayli sık olurmuş.

Adapazarı, kırk sene evvel galiba nahiye merkezi bile değilken şimdi en canlı ve zengin vilayet merkezlerinden biri olan Zonguldak'a benziyor.

Onun gibi bir iş ve kâr cazibesiyle vücut bulmuş. Nahid Sırrı Örik 1933."

Bir zamanlarınAdapazarı..

Haberin Videosu

29 Mart 2014 - Yaşam --- Okunma

medyabar.com son bir ayda 3.018.233 kez ziyaret edildi.


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Medyabar Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Medyabar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Anket Sakarya'daki sağlık hizmetlerini yeterli buluyor musunuz ?