Geyveli Hediye'nin hikayesi...

Hediye-Evdoksia.20. yüzyılın başlarında Geyve Ortaköy ve Gölpazarı'nda geçen, 9'unda Rum, 12'sinde Müslüman olan bir kız. O'nun hikayesinde Sakarya'da da anlatılıyor.

Haber Resmi
Haber Resmi
+1
Haber albümü için resme tıklayın

Hediye-Evdoksia... Konusu 20. yüzyılın başlarında Geyve Ortaköy ve Gölpazarı'nda geçen, 9'unda Rum, 12'sinde Müslüman olan bir kızın hikâyesi. Sonradan Müslüman olmuş Rum annanenin manav torunu olan İsmail Keskin tarafından 7 yıllık bir araştırma sonucunda kaleme alınan bir yaşamın hikayesi...

Anadolu'da çetelerin cirit atttığı, zorunlu göçün yaşandığı yılları anlatan bu kitap, 9'unda Rum, 12'sinde Müslüman olan bir kızın hikâyesi. Onun hayatını bize tarihçi torunu İsmail Keskin taşıyor. Ne bir nefret anlatısı bu, ne de övgü. Sadece savaşın masumlara kıymadan yapılamayacağını hatırlatıyor, hayatın kıymetini daha iyi anlamamız için.

Kitap, yakın dönem Türkiye ve Geyve tarihinde tabu olmuş bir çok konuya, yaşanmış hikâyeler üzerine kurulmuş olmanın avantajıyla yaklaşıyor. Yerli(manav)-muhacir çatışması, anavatan kavramı, zanaatkâr/eğitimli gayrimüslim, cahil/köylü Türk, Geç Osmanlı döneminde modernizm ve sanayileşme çabaları, Birinci Dünya Savaşı, cepheler, Ermeni tehciri gibi!

Kitap hakkında

Hediye-Evdoksia her geçen gün 'yaratıcı yazarlık'ın tahakkümüne biraz daha kapılan edebiyatımıza hem yeni hem eski bir tat kazandırıyor! İsmail Keskin, romanda bilinçli olarak 'yaratıcı yazarlık'tan vazgeçip, onun yerine, bu topraklara çok da yabancı olmayan homer tarzı hikâyeciliği koyuyor. Bu biçim içinde edebiyat, okuyucu için bir tüketim nesnesi değil, hayata dokunabilmesi, ona yaklaşıp cesaretlenmesi ve korkması için tekrar tekrar kullanılabilecek, yani okunabilecek ve tıpkı bir menkıbe gibi dilden dile dolaşacak bir araç. Kitabın her cümlesinde Nietzsche'nin 'hayat için tarih' anlayışını görmek mümkün. Kitapta muzaffer ölüler yok. Onun yerine bir ölümün ne kadar zor, ne kadar acı ve ne kadar korkutucu olduğu var. Bu yüzden yaratıcı yazarlık ürünü kitaplarda rastlanabilecek estetik ölümlerin yerine, Hediye-Evdoksia okuyucuya ani, rahatsız edici ama sözlü tarih metoduyla kayda alınmış, yaşanmışlığı en az iki ya da üç gerçek yaşam hikâyesiyle sabit ölümleri sırf yaşamın değeri bilinsin diye sunuyor. Üstelik kimseyi anıtsal bir mağrur ya da mağdur olarak göstermeksizin!
Roman, Osmanlı vatandaşı 9 yaşındaki Rum kızı Evdoksia'nın, gitmeyip kalmasına, 12 yaşına vardığında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Hediye'ye dönüşmesine dair. Yazar, bu hikâyeyi anlatırken, din değiştirmek gibi hassas bir konuda, Evdoksia'nın ve Hediye'nin aidiyetlerini küçümsemeksizin ve abartmaksızın sunuyor. Yazarın yüksek lisans çalışmaları sürecinde almış olduğu Bizans Sanat Tarihi dersleri, özellikle Ortodoksluk ve ikonalar konusunda, okura şaşırtıcı derinlikte ayrıntılar sunarken, ikonografi üzerinden, okuyucuya zengin bir sembolik okuma fırsatı sunuyor.
* * *
Hediye-Evdoksia, İsmail Keskin'in anneannesi. Fakat Keskin'in bu romanı yazma sebebi bir aile tarihi çalışmasının son ürününü paylaşma isteği değil. Bu 'ibretlik' yaşam hikâyesinin yazılma sebebi en güzel şekilde yine romanın içinde yer alıyor:
"Yani hiçbir acı, hiçbir mutluluk eşsiz doğmamıştı ve mutlak başka bir hikâyede bir gölgesi bulunuyordu. Ne Haris savaşta ölen, hatta annesi tarafından öldürülen ilk çocuktu, ne de Evdoksia ilk savaş evlatlığı! Evdoksia'nın hikâyesini anlattıran da bu sarmaldı. Her anlatışta sesi bir başka sese çarpıp yankı buluyor, onu hem yalnız hem kalabalık ediyordu. Evdoksia'yı sonsuz bir sızlanma içinde zihnini zehirlemekten kurtaran da bu sarmallığı keşfedişi oldu."
19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında Anadolu'da yaşanan acılar maalesef coğrafyamız için hala eşsiz değil. Hala savaşta çocuklar ölüyor, hala insanlar evlerinden ediliyor, hala insanlar etle tırnak gibi iç içe geçmiş olmalarına rağmen birbirlerine karşı bilenip silah tüccarlarının gölgesinde katliam makinelerine dönüştürülüyorlar ve maalesef kitapta değinildiği gibi kötülerin kahraman, iyilerin ölü olması üzerine kurulmuş sistemler dünyayı kan gölüne çevirmekte! Hediye-Evdoksia kitabı, kahramanların, mağrur ya da mağdur ölülerin, hayali birlikteliklerin, saçmalıktan ibaret olan iki bin üç bin yıllık kesintisiz tarih anlatılarının zihinlere hastalık saçan anlatılarını bir akademisyen duyarlılığıyla tespit ederken, bir hicivci ustalığında hikâyeleştiriyor ve hiç umulmadık bir ağızdan bir küfür samimiyetinde savuruveriyor.


Hediye babası ölünce annesi Atina'yı Türkiye'ye getirmek için Yunanistan'a gitti. Bu fotoğraf Selanik'te çekildi. Herkes objektife bakarken Hediye annesine bakıyor.

İçerik yoğunluğu olarak bu kadar iddialı bir kitabın hazırlanma sürecinin yedi yıl alması bu anlamda şaşırtıcı olmamalı. İsmail Keskin 2005-2007 yılları arasında Atina'daki Küçük Asya Araştırmaları merkezinde bulunan 200.000 sayfalık Anadolu'ya dair şahitlikler arşivinde, kitabında bugün harita üzerinde var olmayan köyleri anlatabilmek için yoğun çalışmalarla kitabın topografik altyapısını hazırladı. Evdoksia'nın hikâyesini, annelerinin kendine anlattığı şekliyle, çocuklarının ağızdan dinlemenin yanında, Evdoksia'ya dair varolan tüm rivayetleri ses kayıt dosyaları şeklinde arşivledi. Kitaptaki isimler büyük oranda gerçekten yaşamış kişilere ait. Bugün harita üzerinde dahi varolmayan bir köyde geçen bir hikâyeyi anlattığını düşünürsek, yazarın ne kadar incelikli bir çalışma yaptığını anlayabiliriz.

Bu incelikli çalışmaya bazen şans da yardım etti. Yayınevi, Hediye-Evdoksia'nın ilk okumalarını yaparken, İsmail Keskin, bültene eklediği kartpostalların izinden giderek, 90 yıl sonra, adresleri değişmemiş olan büyükannesi Atina'nın erkek kardeşinin çocuklarına ulaştı. Bu inanılmaz hikâye, İsmail Keskin'e kitabı için paha biçilemez bir hazine sundu: Hediye, yani Evdoksia'nın çocuklarının ismini hatırlamadığı akrabalarının gerçek isimlerini ve hayat hikâyelerini öğrenmek. Böylece bu son değişikliklerle Hediye-Evdoksia, akademik bir mikro tarih çalışmasını kıskandıracak derecede 'tarihi belge' zenginliğine ulaşmış oldu.

Bu geç kalmış aile buluşmasının kitaba katkısının yanında hepimizi şaşkınlığa uğratan hoşlukları da vardı. İsmail Keskin'in büyükannesi Atina'nın erkek kardesi Kostas Sitaropoulos'un torunu Nikos Sitaropoulos, doktoralı bir hukukçu olmasının yanında, Avrupa Konseyi'nin insan hakları masası başkan yardımcısı. Ya da daha açık bir deyişle, her yıl Türkiye'nin insan hakları raporunu hazırlayanlar arasında Hediye'nin ve dolayısıyla İsmail Keskin'in kuzeni yer almakta.

Yazarın tarih eğitimi almış olması ve uzun soluklu edebiyat geçmişinin yanında, Rum müziği üzerine araştırmalar yapması ve çeşitli müzik gruplarına danışmanlık yapması sebebiyle bu araştırmaları icrayla buluşturabilmiş olması, metnin içinde müziğin hissedilmesini sağlıyor. Kitabı başlatan ninninin yazar tarafından müzikle giydirilmesi, kitabın tanıtımı için geleneksel Rumca bir ninninin özel olarak, yazarın da katkısıyla Londra'nın tanınan etnik müzik vokallerinden Çiğdem Arslan (www.myspace.com/cigdemaslan) tarafından seslendirilerek kayda alınması, metnin müziğini daha da hissedilir kılıyor.
Tür sınırlarını hiçe sayarak edebiyat dünyasına cesur bir giriş yapan Hediye-Evdoksia romanını, barışın ve hayatın değerinin 'hediye'niz olması dileği ile beğeninize sunuyoruz. (Hayy Yayınevi)

İsmail Keskin kimdir?

İsmail Keskin, genç bir tarihçi, genç bir edebiyatçı, genç bir müzikolog. Aile tarihinin melezliği, yaşamının her alanına yansımış ve ona, uzaktan bakıldığında birbiriyle çok ilgili olmadığı düşünülebilecek alanları birbirinden ayrılamayacak derecede içiçe geçirerek hayat için kullanma yetisini vermiş gibi gözüküyor. Kitapta yer alan kısa özgeçmişine bakmak bu son cümleyi daha iyi açıklayacaktır.

"21 Şubat 1984'de Bilecik'in Gölpazarı ilçesinde doğdu. Müslüman olmuş Rum ninenin manav torunu olarak hiçbir zaman taraf tutmayı ve kavga etmeyi 'her ne kadar hem Rum hem de Türk dedeleri çeteci de olsa' beceremedi. Onun yerine, küçük yaşlarından itibaren tarihe, edebiyata, müziğe ve hepsinin bütünü olan İstanbul'a merak saldı. 1999'dan 2002'ye kadar Gölpazarı, Bozüyük, Eskişehir arasında dokuduğu mekik, 2002 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nü kazanmasıyla İstanbul'a yol oldu. 2004 yılında Türk Yunan Gençlik topluluğuna katıldı, 2005'te topluluğun eş başkanı oldu.
2004 yılında 'Hediye' projesine başladı. Bu çerçevede 2005 yılında büyükbabası Vasil'in 1921'de sürüldüğü Selanik'e ilk seyahatiyle başlayan araştırmaları, yine aynı yıl, bölüm hocalarının desteği ile değişim öğrencisi olarak Atina'ya gönderilmesiyle devam etti. 2005-2006'da Panteion Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Tarih, 2006-2007'de Atina Kapodastrias Üniversitesi'nde Tarih ve Arkeoloji okudu. 2008 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu ve aynı yıl aynı okulun Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Tarih Yüksek Lisans Programı'na kabul edildi.
2009-2011 yılları arasında Türkiye ve Ermenistan'da gerçekleşen yakınlaşma ve uzlaşma temalı seminer, çalışma toplantıları ve konferanslara katıldı, sunumlar yaptı. 2011 yılında bu çalışmaların bir sonucu olarak, Türk Ermeni yakınlaşmasına bir katkı olması amacıyla Ermenistan ve Türkiye'de yapılan sözlü tarih çalışmalarına dayanan Nor&Eski belgesel projesinin proje koordinatörlüğü ve yönetmenliğini üstlendi.
Tarih, çatışma ve uzlaşma, ülkeler arası yakınlaşma konularında birçok konferansa konuşmacı olarak katılan İsmail Keskin, 19 yüzyıl Osmanlı Tarihi ve Tarih Yazıcılığı üzerine yaptığı tez çalışmasını bitirme aşamasındadır. Tarih, edebiyat ve müzik üzerine çalışmalarına yeni projelerle devam eden İsmail Keskin, göç ve travma temalı yeni bir kitap üzerinde çalışıyor."

Konusu Geyve'de geçen bir yaşam hikayesi

Kocası Hediye'yi gider ve geri gelmez diye babası ölene kadar Yunanistan'a göndermedi. Hediye ve kocası
İsmail Keskin, mübadele yıllarında küçük bir kız çocuğu olan anneannesi Evdoksia'nın Müslüman Hediye'ye dönüşen öyküsünü yedi yıl boyunca araştırdı ve romanlaştırdı...
Genç araştırmacı İsmail Keskin, mübadele yıllarında Geyve'de yaşayan küçük bir kız çocuğu olan anneannesi Evdoksia'nın Müslüman Hediye'ye dönüşen yaşam öyküsünün izinde Atina'daki arşivlerden Geyve'nin haritadan silinmiş (Ortaköy) köylerine uzandı ve yedi yıllık titiz bir araştırmanın ürünü Hediye romanıyla okurların karşısına çıktı. İsmail Keskin romanını anlatırken "Hiçbir acı, hiçbir mutluluk eşsiz doğmamıştı ve mutlak başka bir hikâyede bir gölgesi bulunuyordu'' cümlesinin altını önemle çiziyor ve ekliyor; "İnsanlar barışın dinginliğinde bir arada yaşar ve toprağa birarada kök salar.''

Hediye'nin öyküsü bu topraklarda yaşanan kanlı tarihin karanlık sayfalarından birini aydınlatıyor. Bu, aynı zamanda sizin de kişisel tarihinizde çıktığınız bir yolculuk. Ninenizin öyküsünü araştırmaya nasıl karar verdiniz?

Öncelikle "bu topraklarda yaşanan kanlı tarihin karanlık sayfalarından biri" tespiti bana fazlasıyla anıtsal bir tarih anlayışını çağrıştırıyor. Oysa Hediye-Evdoksia, hayattan taraf olmak üzere, anıtsal tarih anlatılarına cevap olarak yazıldı. Bana göre yaptığım, hiçbirimizin yabancı olmadığı hikâyeleri, kimseyi mağdur ya da mağrur olarak etiketlemeden, kulaktan kulağa yayılması için tıpkı eski zaman hikâyecileri gibi halka sunmak.


Atina, 1923 yılında kızı Evdoksia'yı Kuyruksuz Mehmet ve karısı Nefise'ye bırakarak Yunanistan'a kocası Vasil'i aramaya gitti. Aradan uzun yıllar geçti ve Vasil öldü. İşte o zaman Hediye kocasından izin alarak Yunanistan'a gitti ve annesi Atina'yı Türkiye'ye getirdi. Atina, Türkiye'de öldü.
Sorunun başına tekrar dönersek, bence Hediye, sadece Türkiye'de değil tüm dünyada tekrar tekrar yaşanmış bir hikâye, fakat elbette olay olarak eşsiz. Evet, çok kanlı, fakat insanoğlunun ayakta kalma ve yaşamaya devam etme inadını da temsil ediyor. Bildiğimiz insanın, cesur, korkak, tutarlı, dengesiz, mutlu ve üzgün ayakta kalışı. Bazen çöküp bazen dikilerek elde edilmiş bir hayatta kalış. Bu anlamda yazar olarak ben en çok hayata değer veriyorum ve beni en çok etkileyen şey de tüm zorluklara karşı savaşa yönelmeden, barış içerisinde hayata tutunup hayatta kalmak. Bu hikâyeyi yazdım çünkü çocukluğumdan beri öğrendiğim yüzlerce hikâye ve kıssa arasında en iyi bellediğim, en çok dokunduğum, yaşadığımız topraklarda en çok yankısı bulunan hikâye buydu. Dolayısıyla bir keşfediş söz konusu değil. Sadece bildiğiniz bir hikâyenin en küçük ayrıntısına kadar, bir dedektif titizliğinde peşine düşmek, tutarlı tutarsız taraflarını araştırmak ve onlarca parça rivayeti birleştirip tek hikâye yapmak.

Kitap'tan alıntı...

Dokuz yaşında bir Rum kızı Evdoksia. Korkmuyor. Neler olabileceğini bilmiyor ki korksun. Çeteler diyorlar, kadınların karnını deşiyor, çocukları kesiyor. Gözüne hiçbir görüntü düşmüyor. Göçten bahsediyorlar. Anlamıyor. İki kardeşi, anne-babasıyla şimdiye kadarki güvenli hayatında değil savaşı, şiddeti bile tanımıyor. Ama öğrenecek; çünkü tarih 1877-1925 arasını gösteriyor. Hani şu, Anadolu'da yaşanan, kiminin tehcir, kiminin katliam, kiminin zorunlu göç dediği zamanları. Bir anneye çocuğunu öldürten, çocukların tecavüze uğradığı, kuyularda insanların boğulduğu zamanları... Dokuz yaşında bir kız çocuğu bir ömre sığdırılamayacak kadar çok acıyı, üç yılda yaşıyor ve bir ömür boyu taşıyor.

Her şey babası Vasil'in ailesini korumak için bir çete kurmasıyla başlıyor. Zengin Vasil, varlıklı. Ancak rüzgâr sert Anadolu'da. Erkeklerin yarısı ordudaysa, diğer yarısı çetelere katılıyor. Kalanlar ellerindekini korumanın, göçle gelenlerse mal edinmenin telaşında. Türkler, Ermeniler, Çerkezler, Rumlar... Bu kargaşa arasında bir kızını, İrini'yi dost bildiği bir Müslüman aileye bırakıyor Vasil. Karısı Atina ve kızı Evdoksia ile oğlu Haris'i de Eşme'ye götürüyor, daha emniyetli diye. Oysa emniyet diye bir şey yok artık Anadolu'da, ama o bilmiyor. Kendi de çetecilerin gazabına uğramamak için kayboluyor ortadan. Korkuyor Atina. Evdoksia "iyi inanç" demek ya, Atina da inancına sığınıyor, dualar ediyor günlerce. Ancak gün geçtikçe silah sesleri Eşme'ye yaklaşıyor. Bir bohçaya yiyecek, iç cepliğine parasını doldurup yola düşüyor. Tedirgin. Daha önce bir köyden diğerine yaya gitmemişken, iki çocukla, kilometrelerce yol yürüyecek, üstelik çetelere gözükmeden. Telaşı onu daha yola çıkmadan vuruyor, Haris'i salıncağında unuttuğunu Evdoksia hatırlatmasa, boğulduğu düşüncelerle kim bilir daha ne kadar yürüyecek. Kızgın Evdoksia, kardeşini güvenip de annesine veremiyor bir daha. Küçücük bir kız çocuğu, ayağına batan taşlar, takılan dikenler arasında on aylık bir bebek taşıyarak yürüyor gün boyu. Her yanı yara, kan, toz, toprak... Hâlâ neden kaçtıklarını bilmiyor üstelik. Evdoksia neler olduğunu ne kadar anlamak istiyorsa, Atina da insanın gaddarlığına dair hiçbir şeyi bilmemeyi o kadar çok istiyor. Bildikçe daha da artıyor korkusu, çünkü. Tek planı, Taraklı'daki Müslüman dostlarına sığınmak. Ancak yol uzun, çetin ve kanlı. Şiddetin, vahşetin izleri okunuyor geçtikleri yerlerden. Yakılmış evler. Çürümüş insan kokusu. Cesetler; kadınlar, yaşlı adamlar, çocuklar, hatta bebekler... İkinci gecenin sonunda yakılıp, yıkılmış bir köye saklanıyorlar. Sonradan aklına girip ona oğlunu öldürtecek yaşlı kadın ve tecavüze uğramış, ruhları çoktan ölmüş iki genç kadınla da o köyde tanışıyor. Kadınlardan biri, küçük kızı İrini'yi yerlerini belli edecek korkusuyla yaşlı kadın boğduğundan beri suskun, donuk. İrini, barış demek oysa, ama barış artık yaşamıyor!

Geceyi bekleyecekler, karanlığa sığınmaktan başka şansları yok kaçabilmek için. Gece onları, silah seslerinin, çığlıkların yükseldiği bir köye getirdiğinde, köy girişindeki bir ocağa sığınıyorlar. Ancak sıcak Haris'i uyandırıyor. Çığlık çığlığa Haris. Ne yapsalar susmuyor. Yaşlı kadın "Susmuyorsa boğ" diyor, "Boğamazsan bana ver, ben boğayım. Kurtulacak kızını düşün. Hepimiz ölsek daha mı iyi?"

Sıkıştığı kapandan nasıl kurtulacak bilmiyor Atina, gözleri Evdoksia'da. Çıkıyor ocaktan. Uzaklaşan bebek çığlığı kesiliyor. Öldü Haris... Silah sesleri sustuğunda kaçıyor Evdoksia. Çalıların arasında, ağzında bir parça çaputla yatan kardeşini tırnaklarını kanata kanata kazdığı çukura gömüyor. Uyuyakalıp da sabah nal seslerine kalktığında atlılara yaklaşıyor. Korkmuyor artık. Belki de yaşlı birinin bile yaşamaması gerekecek kadar büyük acıyı, vahşeti sığdırdığı için küçük bedenine, zaten yeterince yaşadığını hissediyor. Annesine kardeşini öldürten korkunun gözlerine bakmak istiyor. Ancak karşısındaki çeteciler değil, düzenli orduya katılmayan çetecileri dağıtanlar. Biri, Kuyruksuz Mehmet, öbek öbek saçlarıyla kargaşada dolanan küçük kıza yaklaşıyor:

"Adın ne?"

"Evdoksia".

Evdoksia'yı Müslüman bir aileye evlatlık yapan işte bu tanışma. Karısının bir kız çocuğu istediğini anlatıyor Kuyruksuz Mehmet ve soruyor:

"Bizim kızımız olur musun?"

Evdoksia annesini de almaları şartıyla kabul ediyor. Yeni annesi Nefise, onu ve annesini doyuruyor, iyileştiriyor. Belki de her bakışı yarasını kanattığı için Evdoksia uzak duruyor Atina'dan. Zaten o artık Evdoksia da değil, çünkü durumlar karışık, Anadolu topraklarında kalan son azınlıklar da devlet tarafından toplanıp Yunanistan'a yollanıyor, tabii hayatta kalmayı başarabilirlerse... O yüzden yeni bir isim buluyor Kuyruksuz Mehmet; Hediye. O, onlara savaşın hediyesi çünkü. 12 yaşında Müslümanlığı seçiyor Hediye. Atina, Vasil'i bulmak, İrini'nin akıbetini öğrenmek için Yunanistan'a geçmeye karar veriyor, Vasil'le dönerse Evdoksia onu affeder sanıyor. Oysa bu Evdoksia için ikinci bir terk ediliş. Yıllar sonra, Vasil onu bulduğunda, onları reddediyor Hediye. Eskisi kadar kırgın değil, ancak hayatını bırakıp gitmek istemiyor. İrini mi? Yunanistan'a yollanmak için tanıdıklara sığınan Rumlar kapı kapı toplanırken, İrini'yi emanet alan Türk de korkuya kapılıp, teslim ediyor onu. Bir daha haber alınamıyor...

İsmail Keskin'in görüşleri
Bir film senaryosu değil bu, gerçek bir hayat hikâyesinin buraya sığdırabildiğimiz kadarı. Onu, hayykitap'tan çıkan "Hediye-Evdoksia" kitabıyla tarihçi torunu İsmail Keskin taşıyor bize. Yedi yıl boyunca, Atina'daki arşiv belgelerinden Selanik'teki muhacir evlerine, Geyve'nin haritadan silinmiş köylerine kadar iz sürerek hazırlamış kitabı. Tarafsız, nefretsiz bir anlatı. O yüzden Evdoksia-Hediye'nin torunu İsmail Keskin'e kulak verin...

- Anneannenin hikâyesini ilk ne zaman dinledin?

Tam bir tarih hatırlamıyorum, küçük yaştan itibaren bildiğim bir hikâye bu.

- İlk ağızdan, anneannenden dinleyebildin mi?

Maalesef. Anne-babam epey büyük, bense son çocuklarıyım. O yüzden birinci kuşaktan sadece Hediye'nin kocasını gördüm. Ancak hikâyeyi herkesten öyle çok dinledim ki, Evdoksia hep anlatmış, belki de onu hayatta tutan, iyileştiren de buydu, hikâyeyi yaymak...

- Ne hissediyordun dinlediğinde?

Tam içine doğduğunuz için başta anlamlandırmıyorsunuz. Anneannenin Rum olduğunu biliyorsun, ancak Rum ne bilmiyorsun. Türk ne demek farkında değilsin. Bunlar ergenlikten sonra kazanılan bilgiler. Sadece aile tarihinde hep bir farklılık olduğunu hissediyordum.

Ya yetiştirilişinde?

İki dedem de çeteci. Birilerini öldürmüşler yani. Ancak ben hiç kavgacı yetiştirilmedim. Kavga etsem dayak yerim karşımdakini düşünmekten, belki de kaderin bir cilvesi, aşırı empati durumu oluştu...

Peki kendini nasıl tanımlıyorsun?

Sert tanımlamaları, kulp yemeyi sevmiyorum. Biri beni "bir şey" olduğum için sevmesin ya da nefret etmesin. İlle de bir şey demeliysem; Melezim... Anneannem Evdoksia ya da Hediye Adapazarı Gevye'den, Osmanlı vatandaşı. Annesi de babası da, iyi Türkçe biliyor. Hatta Rumcayı Tanzimat sonrasında anadilde eğitimle öğreniyor. Dolayısıyla kültürel bir fark yok.

Tarihçi olmanda bu aile geçmişinin payı vardır, kuşkusuz.

Muhtemelen... Sadece Evdoksia'nın hikâyesi değil, babamın halası da Yunan ordusu Bursa'ya girdiğinde öldürülüp, kafası kesilerek köyde dolaştırılıyor. Ancak ne bu anlatı Yunanlılara, ne Evdoksia'nın hikâyesi Türklere karşı nefret uyandıracak şekilde anlatıldı. Tarihe hep çok meraklıydım. Boğaziçi'nde tarih okumaya başlamamla, Türk- Yunan yakınlaşması eşzamanlı gerçekleşti. 2004'te Türk-Yunan Gençlik Topluluğu'na katıldım. Kuzey Batı Anadolu'da 19. yüzyılda yaşananlar üzerine çalışıyorum. Erivan'da, Atina'da, Selanik'te, İstanbul'da çok hikâye dinledim, ama hâlâ taraftarlık oluşturacak bir şeye inatla karşı çıkıyorum. Zaten bu hikâyeyi de, hayat için bir işlevi olabileceğine inanınca romanlaştırmaya karar verdim, savaş ve çatışma karşıtı bir araç olarak kullanma isteğimdi ağır basan.

- Hâlâ içinden çıkılamayan azınlık sorunlarının, yoğun şiddet ve çatışmanın olduğu bir ülkede yaşadığımız düşünülünce, kitap bir aile hikâyesi olmaktan çıkıyor, sarılmamış yaralara da dokunuyor zaten.

Evet, roman sadece Rum, Ermeni gayrimüslimlerle de ilgili değil, bence asıl üzerine basılan iki nokta var; Anadolu'ya göç ve çeteler. Yerli Türkler ile göçmen Türkler, yerli Rumlarla göçmen Rum ya da Ermeniler arasında yerli Türklerle yerli Rumlar, Ermeniler arasındaki çatışmadan çok daha büyüğü yaşanıyor. Orada daha fazla iktidar savaşı, yeni gelen ne alacak, yerli elinde ne tutacak çatışması var.

Bu hikâyede seni en çok etkileyen ne oldu?

Dokuz yaşında bu kadar çok şey başına gelmiş, üç yılda insanın bir ömürde kaldıramayacağı travmalar geçirmiş birinin inatla hayata tutunması ve çevresindekilere nefretten çok hayat anlatısıyla hikâyesini aktarması. Hikâyeyi bana anlattıran da bu.

- Türkiye'de, hayatta kalmayı başarmış olanlar asimile edilmiş, bir suskunluğa gömülmüşler. Ancak Evdoksia susmamış...

Son dönemde yoğun şekilde, savaş evlatlıklarını aşırı anlamaya çalışıp, onları kişiselliksizleştirme uygulaması var. Öyle mağdurlaştırılıyor ki bu insanlar, bir süre sonra kişiselliksizleştiriliyor, bütün seçimleri savaş anlatısı altında eritilip, boynu bükük, hayatla alakasız, kişiliğinin kıymeti olmayan bir kimlik veriliyor. Romanda bundan uzak durdum. Asimile olmuşlar, dediğinizde onlara bir gömlek giydiriyor ve renksizleştiriyorsunuz. Mesela, Hediye'nin kişiliği çok sağlam. 12'sinde bir çocuğun gerçek anne-babasını reddetme durumu var ortada. Asimilasyonu görmezden gelmek bir sistem aracı olduğu gibi, her şeyi asimilasyon olarak görmek de bir sistem aracı. Birinde sadist, diğerinde mazoşist bir durum var. İkisi de hayatı dışarıda bırakıyor. Kendinizin birebir dahil olmadığı bir acı hakkında vicdan azabı duymamalısınız.

Evet, ama bir çocuk anne-babasını seçmek zorunda bırakılıyor, ona o kaderi yaşatanları nerede göreceğiz? Üstelik hâlâ pek çok sorunun çözülemediği, insanların bu kadar vurdumduymaz olduğu bir ülkede herkesin biraz "suçluluk" çekmesi gerekmiyor mu?

Hikâyelerine acıma değil de, kulağınızı biraz daha yaklaştırırsanız, bu insanların haksızlıkları nasıl bağıra bağıra ortaya koyduklarını görürsünüz. Ben anlatıları gölgeleyecek, onları homojenleştirecek mağduriyet anlatılarına karşıyım. Nietzsche, "kendisizleştirilme"den bahseder. Evdoksia da hikâyesinin travması yüzünden kendisiz bırakılabilir. Hayatı çıkarılırsa geriye sadece bir acı hayaleti kalır. Bu da sadece şiddeti, ölümü, içi boş romantizmi besler. Bir süre sonra ölü pornosuna dönüşür. Hem, bu kadar çok ölümün, vahşetin yaşandığı bir hikâyede sistematik bir vicdan muhasebesi yapabileceğimizi zannetmek, mastürbasyonla çocuk sahibi olunabileceğini düşünmektir. Ben bu kitapla; cesurca çağırdığınız savaş, öyle televizyondan gördüğünüz, kitapta okuduğunuz gibi kokusuz, renksiz değil, romantik hiç değil, canınız yanar, nefret edersiniz, ağlarsınız, o yüzden ölümü romantikleştirmeyin, hayat her şekilde ölümden daha romantik, diyorum. (Cumhuriyet Dergi, 24.07.2011)
Esra Açıkgöz

27 Ağu 2011 - 15:23 - Yaşam --- Okunma

medyabar.com son bir ayda 3.486.349 kez ziyaret edildi.


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Medyabar Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Medyabar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Medyabar editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Medyabar değil haberi geçen ajanstır.




Anket Olağanüstü kongre kararı alan Sakaryaspor'da kongre yapılsın mı?