Sabri Uğan 17 Ağustos'u böyle yazdı: O gece...

Ülkemizde spor basınının önemli isimlerinden olan Sabri Uğan, 17 Ağustos 1999 depremi ve sonrasında yaşadıklarını yazdı

Büyütmek için resme tıklayın

Usta Gazeteci Sabri Uğan'ın yazısı şu şekilde:

O gece...

17 Ağustos gecesi nasıl yorgundum anlatamam.
O zamanlar, lig maçlarını da anlattığım bir dönem.
Trabzonspor-Galatasaray maçı bendeydi.
İstanbul'a döndüm.
İş güç falan derken başımı yastığa nasıl koydum hatırlamıyorum...

* * *

Rüyamda sanki bir beşikteydim!...
Sallanıyordu.
Sallanıyordum..
Sallanıyorduk...
Öyle ki; gözlerimi açtım, hala savruluyordum.
Bir kaç saniyede kavrayabildim durumu.

* * *
Doruk o zaman 1 yaşında, fırladım odasına, baktım yatağında mışıl mışıl uyuyor...
O'nu kapıp, bir siper bulacağım.
Aklımda sadece bu var.
Ve hala sallanıyoruz...

* * *

Bazılarımız o anı tekrar tekrar yaşar...

* * *

Durdu sallantı.
Doruk kucağımdaydı ve tek düşünebildiğim O'ydu...

* * *

Kaptım Doruk'u, indik aşağıya.
Konu komşu herkes sokaktaydı....

Aslında daha önce bir kez yaşamıştım bu duyguyu...
1969 yılıydı...
Hatırladığım 2 görüntü var...
Birincisi, Adapazarı Diyarbekir Çıkmazı'ndaki 3 katlı ahşap evimizin önünde kurduğumuz çadırda kalışımız... O zamanlar bekçiler vardı. Çocuk hafızamda feneri ve düdüğüyle bir bekçi hala asılı durur.

İkincisi, Saray Sineması yıkılmıştı... Enkaz kaldırma çalışmaları yapılıyordu. Atatürk Ortaokulu'nun yaklaşık 2 metrelik duvarına tırmanmış seyrediyordum...

Çocukluk işte.
Ne olduğunu aklım kavramıyordu ki...

Sadece dedemin,
adımı aldığım dedemin, büyük Adapazarı depreminde öldüğünü biliyordum.
Ama ölmek neydi,ondan haberim yoktu...

* * *

Doruk'u kucağımda taşırken o günler bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden...

* * *

Gecenin, daha doğru ifadeyle sabahın 4'ü..
Aklıma annem geliyor, kardeşim geliyor ama hiç kondurmuyorum;
"Deprem Adapazarı'na bir daha vurmaz" diyorum...

* * *

Her ihtimale karşı apartmanlardan uzağa park ettiğimiz arabanın içinde oturuyoruz...
Gelişmeleri de radyodan dinliyoruz...
Belli epey sarsıcı bir şey olamlı, biz İstanbul'da bu kadar şiddetli hissettiysek, kimbilir merkezinde neler olmuştur?

* * *

Çaresizce, elimiz kolumuz bağlı radyoyu dinliyoruz...
Deprem diyorlar... İzmit diyorlar... Yalova, Gölcük diyorlar.
Hala kondurmuyorum.
Aptalca bir reddediş bu...
"Yok... Adapazarı'nı bir daha vurmaz"

* * *

Sonra o anons geldi..
Spiker konuşuyordu... "Depremin merkezi..."
Devamını duymadım bile...
Sayıklıyordum..
"Allah'ım.. Allah'ım Adapazarı.."

Annem... Kardeşim...

Teyzem... Teyzem de Yalova'da.
"Allah'ım.."

* * *
Doruk'u öpüyorum.
Cep telefonuma sarılıyorum, olmuyor.
Hatlar kapalı..
Ulaşabilmek mümkün değil...

Çıldıracağım...

Gitmeliyim... Gitmeliyim...

Gitmeliyim ama biliyorum herkes aynı şeyi düşünüyor, yollara dökülmüşlerdir çoktan.
Radyo da ulaşımın mümkün olmadığını söylüyor...

* * *

Nasıl gideceğimi düşünürken aklıma helikopter geliyor.
Öyle ya; Star'da bizimkiler mutlaka deprem bölgesine gider. Ben de helikoptere atlarım.
Tam bu sırada telefon çalıyor, Sinem...
Kardeşimin eşi...
"Sabri abi merak etme; biz iyiyiz" diyor.

"Çok şükür, çok şükür" diye geçiriyorum içimden. Hiç değilse içime bir su serpiliyor.

Gel gör ki; Sinem "Annemi de enkazdan çıkarmaya çalışıyoruz" dediği anda hat kesiliyor.

Ya rabbim...

Enkaz mı? Annem mi? Nasıl yani... Annem enkaz altında mı?

* * *

Hayatımda anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği 20 saat var..

* * *
Gözümü kırpmadım elbette.
Gün ışır ışımaz doğru İkitelli'ye, Star binasına.

Helikopter daha yola çıkmamış, pilot önce Gölcük'e uçacaklarını söyledi. Dönüş en az 2 saat sürermiş, sonra Adapazarı...
Haberciler, kameramanlar koşuşturuyor, kimsenin benim derdimi anlayacak hali yok...

* * *

Bekleyemedim, atladım arabaya çıktım yola...
Annemden hala haber yok...

* * *
Biliyorum ötesinde otoban kapalı.
Eski yoldan (E-5) İzmit'i geçer geçmez "Ya Bismallah" diyerek
soldan bir köy yoluna girdim.
Tamamen içgüdülerimle sürüyorum...

* * *
Allah yardım etti de kaybolmadım.
Tepelerin ardından bir sağ, bir sol derken, Adapazarı'na girdim, Kazımpaşa tarafından...

* * *
Bir filmin içinde yavaş çekim görüntülerle görüntülerle ilerliyor gibiydim...
Yıkık binalar.
Enkaz altına umutla elini uzatanlar.
Bir nefesin sesini bile duyabilmek adına kulağını enkaza dayayanlar...
Ve...
Çaresizlik...

* * *

Önce Kömür Pazarı'nda annemin yaşadığı ahşap evimize koştum.
Yanda yeni yapılan betonarme bina bizim evin üzerine yıkılmıştı.
Yoksa sapasağlam kalacak, Raif dedemden kalan yadigar.
Enkazda bir kaç siyah beyaz fotoğraf etrafa saçılmıştı. Bir yandan ağlıyorum, bir yandan refleks olarak öteberi topluyorum.

* * *

Annem yok tabi...
Komşular iyi olduğunu söylediler.
Raif (Kardeşim) alıp götürmüş...

* * *
Karış karış dolaşıyordum Adapazarı'nı. Karış karış, saatlerce.
Artık delirecektim adeta.
Yok... Yok... Yok...
Yoklardı ve nerede olduuklarını bilen de yoktu...
Aramadığım, bakmadığım yer kalmamıştı...

* * *
Artık güneş batmak üzereydi ve çaresizliğimin son noktasındaydım.
Gördüğüm herkese "Raif'i görürseniz söyleyin, hemen İstanbul'a gelsinler" diye sıkı sıkı tembih ediyordum.

* * *
Kardeşimin evine döndüm tekrar.
Kapısı kırıktı.
Sanki biri omuz koymuş, evi de talan etmişler gibiydi.
Ev darmadağındı.
Yıkılmamıştı ama her an yıkılacakmış gibi görünüyordu.

* * *
Bir kağıda annemi İstanbul'a getirmesini yazdım. İzlemesi gereken yolu tarif ettim ve aynaya iliştirdim görünecek şekilde.
Telefonlar çalışmıyordu hala ve benim yapabileceğim hiç bir şey yoktu.
Sadece dua ediyordum.
"Allah'ım yaralı olanlara sağlık ver. Enkazda canlı olanlara yardım et. Ve ne olur kardeşim yazdığım notu bulsun"

* * *

Geri dönerken;
depremin ne olduğunu, acının, ölümün ve çaresizliğin ne demek olduğunu biliyordum...
Bildiğimi sandığım bu kavramlar hakkında zerre kadar fikrim yokmuş meğer...

* * *

Yıllar önceki büyük depremde ölen Sabri dedem için de; o sabah hayatını kaybettiğini öğrendiğim arkadaşlarım, dostlarım ve hiçbir şeyim olmayan insanlar için de ağlıyordum...

* * *

Sonuçta; annem ertesi günü İstanbul'a geldi.
Ayağı diz üstünden kesilmekten son anda, şans eseri kurtuldu. Allah yüzüne baktı.
Tam 3 ameliyat geçirdi ayağından, 4 olması gerekiyordu ama "Yeter" dedi, "Dayanamıyorum artık"
Yaklaşık 1 sene Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nde yattı.

Teyzemde de bir şey yoktu.
Sonra o çok sevdiği, benim ve kuzenlerimin çocukluğumuzun, gençliğimizin geçtiği Yalova'daki yazlığı elden çıkardı.
Kardeşim İstanbul'a taşındı...

Annem...

Annemin ayağı hala çok ağrı yapar.
Şimdi bile küçücük bir sallantıda tansiyonu fırlar...

Ben "Niye seyrediyorsun da kendini harap ediyorsun validanım" derim de nafile...
Dünyada ufacık da olsa nerede deprem olduğunu bilir. İster de kapatamaz televizyonu, izler..

Ağlar, korkar ama ı ıh.

* * *
Biz; 1999'da çok acı çektik.
Yıkılmadık da sıkı vurulduk.
Savrulduk.
Benimki ne ki;
bazılarımız anlatılamayacak dramlar yaşadı...

Bilin istedim, herkes konuşurken sustuğumuza bakmayın.
Dilimizden duymasanız da biz hiç unutmadık 17 Ağustos'u...

23 Ağustos 2017 - Medya --- Okunma

medyabar.com son bir ayda 3.111.264 kez ziyaret edildi.


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Medyabar Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Medyabar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.